Yedi portföy yönetim şirketine bağlı 131 fonun tasfiyesini içeren ve yüz binlerce yatırımcıyı etkileyen ‘fon krizi’ soruşturması, geniş çapta tartışmalara neden oldu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, bu süreçle ilgili basında ve sosyal medyada yapılan bazı açıklamalar sebebiyle birkaç gazeteciyi ‘halkı yanıltıcı bilgi yayma’ suçlamasıyla ifadeye çağırdı.
Gazeteciler İsmail Saymaz ve Murat Ağırel hakkında önce yurt dışına çıkış yasağı ve imza şeklinde adli kontrol kararı alındı; savcılığın itirazı üzerine bu tedbir ‘ev hapsi’ne dönüştürüldü.
Şaban Sevinç ve Mustafa Balcı ise tutuklandı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, AK Parti Grup Toplantısı’nda fon tartışmaları çerçevesinde “Ne mutlu bize ki soran, sorgulayan, eleştiren bir tabanımız var. Ne mutlu bize ki yanlışa ‘yanlış’, doğruya ‘doğru’ diyen bir seçmenimiz var.” ifadelerini kullandı.
BASIN ÖZGÜRLÜĞÜ ÇAĞRISI YAPTI
Eski TBMM Başkanı ve eski Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, sosyal medya üzerinden yaptığı kapsamlı açıklamada, gazetecilere yönelik yargı uygulamalarına tepki gösterdi ve basın özgürlüğü vurgusu yaptı.
Bülent Arınç, 2009-2016 yılları arasında beş yıl başbakan yardımcılığı yanı sıra medya ilişkilerinden de sorumlu olduğunu hatırlatarak, ilgili kurumların kendisine bağlı olduğunu belirtti.
İSMAİL SAYMAZ’IN DURUMUNU ‘TRAJİK’ BULDU
Döneminde Anayasa’da tanımlanan basın özgürlüğünün ‘en geniş yorumuyla’ sağlandığını ve AB standartlarında ifade özgürlüğü ile habercilik anlayışını benimsediklerini ifade etti.
Açıklamasında mevcut duruma değinen Arınç, İsmail Saymaz’ın görüntüsünü ‘trajik’ olarak nitelendirdi.

“MEDYA İLE İLİŞKİLERDEN DE SORUMLUYDUM”
Arınç paylaşımında şu sözlere yer verdi:
“Ben, 2009-2016 döneminde beş yıl başbakan yardımcılığına ek olarak tüm medya ile ilişkilerden de sorumluydum.
TRT, Anadolu Ajansı, Basın Yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, RTÜK ve bağlantılı kuruluşlar hep bana bağlıydı. Onlarla ilke çerçevesinde dürüst ilişkiler geliştirdim.
Selefim olan Devlet Bakanı Prof. Dr. Beşir Atalay döneminde çıkarılan Basın Kanunu her yönüyle mükemmel bir yapıdaydı. Ben de o kanunun gerekçeleri doğrultusunda hareket etmeye gayret ettim.
“KANUN ADETA BÜTÜNLÜĞÜNÜ KAYBETMİŞTİ”
Bir taraftan da 1994 yılında yürürlüğe giren RTÜK Kanunu’nun pek çok maddesi Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti; bu durum kanunun bütünlüğünü kaybetmesine neden oldu.
Tüm paydaşlarla birlikte 2012 yılında örnek teşkil eden bir RTÜK kanunu hazırladık. Bizler basın mensuplarına Anayasa’da tanımlanan basın özgürlüğünü en geniş biçimde kullandırdık.
“HABERLERDEKİ DOĞRULUĞU GÖZ ARDI ETMEMEK GEREKİR”
Basın özgürlüğü temel olmalıdır; zira bu doğrudan ifade özgürlüğü ile ilişkilidir.
Biz de göreve geldiğimiz ilk yıllarda AB standartlarında ifade özgürlüğünü ve habercilik anlayışını en üst düzeye taşımak için büyük çaba sarf ettik. Bu konuda geniş yorumlar yaptık.
Ana mesele ceza yasalarında özgürlükçü bir yaklaşım benimsemektir.
Bu özgürlükçü yaklaşımda eleştiri ile hakaret arasındaki farkı göz önünde bulundurmak gerekir; ayrıca haberlerdeki doğruluğu, dürüstlüğü ve etik anlayışı göz ardı etmemek önemlidir.
“MUHABİR KARTINI TAŞIMAKTAN ÖTE ÖZELLİKLERİ YOKTU”
Bunlar o dönemde dikkatimi çeken bir gelişmeydi.
Yurt dışındaki bazı basın kuruluşları bize bir liste göndererek 5 ya da 6 civarındaki gazetecinin neden tutuklu olduğunu sordular.
Beni kayıtlarımda böyle bir durum yoktu. Arkadaşlarıma “Bu konuyu araştırın,” dedim..
)
)
)
)